Doğa Bilimlerinin Shakespeare’i: Humboldt’un Hikâyesi
Öyle bir bilim insanı düşünün ki, W. Wordsworth ve S. T. Coleridge gibi şairler: “O olmasaydı, doğa kavramını şiirlerimize katamazdık” itirafında bulunsun. J. W. v. Goethe: “Onunla birkaç gün geçirmek, bir kaç yıl yaşamak gibidir” benzetmesini yapsın. Amerika’nın en saygın yazarı H. D. Thoreau: “Hem bir şair hem de bir doğacı nasıl olunacağını ondan öğrendim. O olmasaydı, Walden isimli otobiyografim çok farklı bir kitap olurdu” desin. Güney Amerika’yı İspanyol sömürgeciliğinden kurtaran S. Bolivar ise: “O yenidünyanın kâşifidir” desin.
Ve bütün bu övgülere ilave olarak, bu bilim insanının yüzüncü doğum günü (14 Eylül 1869) tüm dünyada coşkuyla kutlansın; Moskova’da ona “bilimlerin Shakespeare’i” denilsin, İskenderiye’de onun şerefine havai fişekler atılsın. Kutlamaların en büyüğü ABD’de yapılsın ve sokak geçitleri, şatafatlı akşam yemekleri ve konserler verilsin. ABD Başkan’ı da kutlamalara katılsın. New York Times onun için: “Ünü için hiçbir milletin hak talep edemeyeceği bir adam!” ifadesini kullansın. Dünyada pek çok anıt, park, cadde, kasaba, dağ, nehir, şelale, göl, körfez, buzul, akıntı ve üniversiteye onun ismi verilsin. Hatta 1860 yılında ABD’nin bugünkü Nevada eyaletine isim verilirken, eyalete az kalsın onun ismi verilecek olsun. Düşüne biliyor musunuz; bugün Kaliforniya eyaletinin hemen doğusunda Humboldt eyaleti olacaktı.
Ve sonra işler birden bire değişsin; Birinci Dünya Savaşı patlak versin. ABD ve Avrupa’daki toplumlarda Prusya/Alman milletine karşı olumsuz hisler oluşsun. Bunun bir yansıması olarak, Prusya-Alman kökenli bu bilim insanına da cephe alınsın. ABD’nin Cleveland eyaletinde Almanca kitaplar ateşe verilirken, bu bilim adamının eserleri de ya yakılsın ya da kütüphanelerde tozlanmaya terk edilsin. Ve bu bilim adamının üzerindeki toz perdesi ancak, doğumunun 250. Yıldönümünde, 2019 yılında, biyografisinin, tarihçi Andrea Wulf tarafından yazılmasıyla kalkabilsin. O zaman bu bilim adamının ismini açıklama zamanı geldi. Bu bilim adamı; Alexander von Humboldt’tan başkası değildir.
ALEXANDER VON HUMBOLDT – Varlıklı ve saygın bir Prusyalı aristokrat ailede dünyaya gelen Alexander von Humboldt (1769-1859), dokuz yaşında müşfik babasını kaybeder. Sonrasında o ve iki yaş büyük ağabeyi Wilhelm, kendilerine hiç de yakınlık göstermeyen ve resmi ve soğuk davranan annelerinin elinde büyürler. Annelerinin bin bir sınırlaması altında büyüyen kardeşler, sürekli maske takar ve yalnızlık duygusu içinde yaşarlar. Sonunda kardeşler kendi dünyalarına çekilir; Wilhelm kitaplara sığınırken, Alexander Berlin’de renkli ve görkemli ağaçların arasında gezinir ve Berlin botanik bahçesinde gördüğü tropik palmiyeleri doğal ortamlarında görmeyi hayal eder.
Wilhelm von Humboldt hukuk okurken, Alexander von Humboldt Göttingen Üniversitesi’nde fen, matematik ve yabancı diller, Hamburg Ticaret Akademisi’nde finans ve ekonomi ve Dresden Madencilik Akademisi’nde madencilik okur. Diğer yandan, ağabeyi ile birlikte, Berlin’de felsefe okuma gruplarına katılır. Unutmayalım ki, yaşadıkları çağ; Aydınlanma Çağı’dır.
Alexander von Humboldt (bundan sonra Humboldt olarak anılacaktır), yirmi iki gibi genç bir yaşta maden müfettişi olarak iş hayatına atılır ve annesinin o çok istediği evladını devletin yüksek kademelerinde görme isteği gerçekleşir. Kömür, gümüş, altın ve tuz madenlerinde denetimler yapan Humboldt, ülkesinde binlerce kilometre yol kat eder.
Yirmi beş yaşında (1794) maden denetimlerine bir süreliğine ara veren Humboldt, Berlin’in 240 kilometre güney batısındaki Jane’de yaşayan ağabeyini ziyarete gider. Ağabeyi onu oradaki ünlü şairler Schiller ve Goethe ile tanıştırır. Dördü birlikte botanik, kimya, Galvanizm, zooloji ve volkanlar üzerine gürültülü sohbetler yaparlar. O kadar çok ses çıkarırlar ki, sabaha karşı çevrelerindeki evlerin ışıkları bir bir yanar ve evlerin pencereleri açılır ve “acaba ne oluyor?” diye konuşmaları olur.
Yirmi yedi yaşında (1796) annesinin vefatıyla kendini zincirlerden boşalmış gibi hisseden Humboldt, dünyayı dolaşma ve bilimsel gözlem ve ölçümler yapma isteği ile dolup taşar. Kaptan James Cook’un ikinci dünya seyahatine katılır ve bir Alman doğa bilimciye arkadaşlık eder. Bu arkadaşlık onun doğayı keşfetme ve macera yaşama tutkusunu körükler.

Türkçe ve İngilizce dillerinde Humboldt’un Biyografisi: Doğanın Keşfi (Fotoğraf: S. Yegül)
Dünyayı Değiştiren Seyahat (1799–1804) – Kolonilerinde kimselere seyahat etme izni vermeyen İspanya Kralı, Humboldt’un aracı bulma ve ikna etme yeteneği karşısında daha fazla dayanamaz ve izni verir. Humboldt, 30 yaşında İspanya’dan Latin ve Güney Amerika’daki İspanyol kolonilerine doğru beş yıl sürecek (1799-1804) bir seyahate çıkar. Bu seyahatte, İspanya’dan hareketle Kanarya Adaları, Venezüella, Caracas, Amazonlar, Küba, Ekvador, Lima, New Meksico, Washington D.C. rotasını izler ve tekrar İspanya’ya döner. Seyahati sırasında doğadan bitki, hayvan, taş ve maden örnekleri toplayan ve ölçümler yapan Humboldt, karşılaştığı insan toplulukları hakkında da notlar alır. Seyahatinin ilk yıllarında sadece ölçüm ve gözlemlere odaklanan Humboldt, sonraki yıllarında duygularını da not etmeye başlar.
İspanya’ya varışından sonra, topladığı örnek ve tuttuğu not ve çizimlerden hareketle pek çok makale, mektup ve kitap kaleme alan Humboldt, ürettiği bilimsel bilgiyi bilim dünyasıyla paylaşır ve bir anda bilim dünyasının merkezi haline gelir.
Modern Çevre Biliminin İlk Kavramları – Humboldt, Venezüella’da Valencia Gölü etrafında koloni çiftliklerinin çevreye verdiği yıkıcı etkiyi gözlemler; ormansızlaşma, erozyon ve insan kaynaklı iklim değişikliğini ilk dile getiren bilim insanı olur. Humboldt, köleliği de eleştirir. Humboldt’un bu eleştirileri Simon Boluvar’ı etkiler ve böylece Güney Amerika ülkelerinin özgürlük mücadelesinin fitili ateşlenmiş olur. Ancak bu eleştirilerden İngilizlerin de haberi olur ve Humboldt Hindistan’a seyahat etmek istediğinde İngilizlerden izin vermezler.
Bir Dağ Tırmanışı ve Bilimsel Devrim – Humboldt ekibiyle birlikte, Latin ve Güney Amerika seyahati esnasında o gün için dünyanın en yüksek dağı olarak bilinen Ekvador’daki Chimborazo dağına tırmanır. Yükseklere tırmandıkça bitki türlerinin değiştiğini fark eden Humboldt, aynı değişimi Alplerde de gördüğünü hatırlar ve bugün “yüksekliğe bağlı bitki türleri değişimi ya da bitki zonları” olarak bilinen olgunun tanımlamasını yapar. Bu doğrultuda “küresel” teriminin ilk kullanıcısı Humboldt olur.
Humboldt, yüksek bilgi sentezleme yeteneği sayesinde, yeryüzündeki her şeyin birbirine bağlı ve yaşayan devasa bir organizma onduğunu fark eder ve bu organizmaya “Cosmos” adını verir. İngiliz bilim adamı J. Lovelock, aynı “devasa organizma”ya daha sonra “Gaia” adını verecektir. Humboldt, ölümüne kadar pek çok makale, mektup ve kitap yazar. Kuşkusuz en önemli eseri dört ciltten oluşan “Cosmos”dur.
Humboldt’un Bugüne Uzanan Etkisi – Humboldt’un biyografisinde “bitki zonları” ifadesini görür görmez, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi üçüncü sınıfına devam ederken (1985-86), ilgili öğretim üyeleri öncülüğünde tüm sınıf arkadaşlarımla Bursa, Uludağ’a yaptığımız bilimsel gezi aklıma geldi. Araçlarla Uludağ’ın eteklerinden zirveye doğru aracımızla yol alırken tüm öğrenciler bitki, özellikle ağaç türlerindeki değişimi meraklı gözlerle izlemiştik. Ancak o yıllarda “bitki zonları” tanımlamasının Humboldt tarafından yapıldığında haberdar değildim.
Diğer yandan, 1970’lerden bu yana dünya çevre gündeminden hiç düşmeyen “insan kaynaklı küresel iklim değişikliği” olgusunun ve her akşam televizyon hava durumu programlarında izlediğimiz “ısı ve basınç eğrileri”nin de yine ilk kez Humboldt tarafından dile getirildi. Dahası, bugün çevre ile ilgili pek çok kitap, makale ve söyleşide sıklıkla karşılaştığımız “doğa”, “ekosistem yaklaşımı”, “bütüncül yaklaşım” ve “disiplinler arası yaklaşım” gibi terim ve düşünceleri de ilk dile getiren yine Humboldt. Son olarak Humboldt’un, doğayı algılamada doğa edebiyatı ve resimlerinin önemini ilk vurgulayan yine o.
Humboldt’un biyografisini okumayı bitirdiğimde, üniversitelerimizin doğa bilimleri bölümlerinde öğretilen pek çok temel bilginin Alexander von Humboldt tarafından yaklaşık 225 yıl önce söylenmiş olması, beni gerçekten çok şaşırttı. Dolayışıyla, “Doğa Bilimlerinin Shakespeare”i unvanını gerçekten hak ettiğini düşünmeden edemedim.
Kaynak: Andrea Wulf, Doğanın Keşfi, 2019, Ayrıntı Yayınları.
Yazan: S. Serdar Yegül